06/08/2026
Demokrasilerde dördüncü kuvvet olması gereken medya, ne yazık ki denetleyen bir güç olmaktan uzaklaşıp; yaşam hakkını ilgilendiren konularda belirli söylemlerin taşıyıcısı haline gelmiştir. Burada basit bir yayıncılık hatasından değil, toplumdaki algıyı etkileyen bir süreçten söz ediyoruz.
Önce dil ve söylemler değiştirildi. Sokaklarımızdaki canlar “sayı” ve “sorun” olarak gösterildi, “başıboş” ifadesiyle en baştan bir risk unsuru olarak tanımlandı.
Haberlerde sürekli ağzı açık, dişleri görünen, karanlık açılardan çekilmiş hayvan fotoğrafları kullanıldı. Hayvanlar, toplumun karşı karşıya olduğu bir sorun gibi sunuldu. Manşetlerde “terör”, “dehşet” ve “kabus” gibi kelimeler tekrar tekrar kullanıldı.
Bu, sağlıklı ve dengeli bir haber dili değildir; kamuoyunda korku duygusunu güçlendiren ve hayvanlara yönelik olumsuz algıyı artıran bir iletişim biçimidir. Akademik araştırmalar da bu dönemde hayvanların olumsuz biçimde çerçevelendiği haberlerin belirgin şekilde arttığını ve kamuoyunun dengeli bilgiye erişiminin önemini ortaya koymaktadır.
Ankara Altındağ’da yaşamını yitiren küçük Fatma El Muhammed’in hikâyesi de bu durumun en acı örneklerinden biridir.
Çocuğun ölümünde önce köpek saldırısı ihtimali öne sürülerek haberler servis edilmiştir. Daha sonra ise farklı iddialar kamuoyuna yansımıştır. Böylesine hassas olaylarda doğrulanmış bilgiler dışında kesin yargılara varılmaması ve hiçbir canlının peşinen sorumlu ilan edilmemesi büyük önem taşımaktadır.
Bu süreçte hayvanlara yönelik olumsuz söylemler sadece ana akım medyada değil, sosyal medyada da yaygınlaşmıştır.
Çağrımız açıktır: Gazeteciliğin temel ilkelerine dönmek, korku yerine bilgiyi, önyargı yerine gerçekleri ve kutuplaşma yerine toplumsal sorumluluğu öne çıkarmak hepimizin ortak sorumluluğudur.
Bizler; yeryüzündeki tüm canlıların özgür ve eşit yaşam hakkını savunmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz.
Hayvana, İnsana, Yeryüzüne Özgürlük.